ahlak, binlerce, bazen milyonlarca beyinsizin ortak karar verip size ne yapacağınızı söylemesidir

Aralık 13, 2011

Yok Artık Planking

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 1:58 am

Ah bir dursam, baksam sana yukarıdan

Saçının bozulmuşuna, makyajının akmışına

Burnunun sağa sola kaymışına laf etsem

Evet, yukarıdan. Ta ki çağırana kadar

Seni yukarıya, çay içmeye

Sen sana neden laf attığımı merak ederken

En azından sinsi amacımı anlayana kadar

En büyük aşklar saç çekmeyle başlardı küçükken

Biz büyüdük ve şampuanlar, tokalar gelişti dünyada

Diziler bitti, tartışma programları başladı

Yalnız Sevişmeler A.Ş., gecenin en az izlenen programını sundu

Herkese iyi geceler

Kasım 9, 2011

Nadja

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 5:07 am

çok zor anlaması

her şeyi bırakır mıydım acaba

dünya dönse doğudan batıya

çok zor, anlamadı

Kasım 3, 2011

İşte çocuk tecavüzcüsü ‘iyi halli’ 28 kişi-HABERTÜRK

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 5:45 pm

İşte çocuk tecavüzcüsü ‘iyi halli’ 28 kişi-HABERTÜRK.

Ağustos 8, 2011

kamu maliyesi

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 5:33 am

günaydın doğan güneş

günaydın batıdan doğan güneş,

ve kıyametten koşarak kaçmak

günaydın, günahtın gerçi bu saatlerde

evde yoksan evde yokum diye bağır

ben gider, sonra gelirim

gider gider gelirim

günaydın kedi kardeş

günaydın tırmalayan kedi kardeş,

ve o hiç aşınmayan tırnakların

günaydın, fazla yeme bugün

fare bayramı olsun İstanbul’da

noktalama işaretlerini unutalım

tüm gökyüzü kızıla çalsın

günaydın yaprak

naber lan toprağım de

sabah ılık süt iç

hayvanları sev, güneşi koru

Ağustos 7, 2011

demiş şair

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 3:39 am

bir ben var benden içeri
kafamda çorba çorba düşünceler
uzatsam çok uzun
kısaltsam kanıyor kolları bacakları

Ağustos 5, 2011

varoş

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 7:36 am

sana yaprak kopardım gelirken
yerlerden sarı sarı
çiçeklerin başında zabıtalar
bekliyorlar, sabah erken

Temmuz 31, 2011

çıtır

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 5:06 pm

ağır acılar ve gerçek aşklar

küçük, boktan hayatlarımız etrafında

son bir vals daha, bizi anca paklar

arkamda beni ıslatmayan yağmurlar

ama sen

şemsiyemdin, açıldın

batı avrupa’nın en uzak köşelerine doğru

lübnan’dan esintiler getirdin bana

sonra götürdün saçma sapan kelimelerinle

çin seddini benim için çekmişsin sanki

tek başına

kurban olaydım olduğum yerde

gözüne, kaşına

bitmez hiçbir zaman, ve bitmeyecek

kendi kıçımızdan uydurduğumuz bu rüya

gelecek, gelecek diye ötecek bedenlerimiz

ama geçmiş bile bize yetmeyecek sevgilim

ben bilirim işte, vücut çalımları

veya tabutta rövaşatalar

seni geri getirmeyecek, ve biz hep

bebek’te iki yabancı olacağız

birbirini tanımadan bir şeyler ısmarlayan

sonra tekrar bir yağmur yağacak arkamızdan

Temmuz 23, 2011

inna lillahi ve inna ileyhi raciun

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 9:39 pm

ben gitsem de arkamdan konuşsanız
kalemleriniz siyah siyah
hep saçma salak sözler vardı dilimde
aynı sizin dillerinizdekiler gibi
üzerimden kuş geçti, martı sıçtı bana
siz dualar okuyup çiçekler koydunuz
toprağım bol olsun
ya da külüm, neye inanıyorsam…

Mart 5, 2011

Metin Ol Yavrum

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 7:15 am

Tükenmez kalem yoktur
Az viski vardır demiş birisi
Başkası cevap vermiş:
Sen benim prensesim değil,
Parantezimdin
Kapıyı kapattın ama
Beni açık bıraktın, diye

Şubat 5, 2011

Birer Cümleyle 2010-2011 Dizileri… (via okan kavurga)

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 1:13 am

ilk defa reblog eyliyorum, ne yorum yazacağımı bilemedim… sevgiler,

yusuf s.

Show Tv: Adını Feriha Koydum: Bu akşam da mı taş çorbası var anne? Aile Sırları: Kötü figüranlarla daha da kötü bir seri nasıl yapılıyordu? Artı 18: Daha çok Artı 5 Doktorlar: Kendimiz dışında herkesi iyileştirebiliriz Karadağlar: Koskoca kasabaya Bey çektirtiyorum ama şu dansöze götüm düşüyor. Muhteşem Yüzyıl: Ceedddin deddeeeen, nessliin babaaan Kanal D: Akasya Durağı: Temcit pilavı, Çiçek Taksi ama daha beteri Arka Sokaklar: Girmeyin o sokağa … Read More

via okan kavurga

Ocak 31, 2011

Tabut Üstünde Kelebekler

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 11:39 pm

Kazağımı ilk ve son kez ördüğümde
Aşağıda hamburgerler beni beklerdi
Biz çöpümüzü atmıştık ve kirlenmişti dünya
Aşk yerinden oynamayan bir lobut gibiydi
Meksikalı bir kızdan
Fransızca telefon numarası istemek gibi
Sonra çöpler vardı yine
Çöp kutusunda durduğu gibi durmayan
Ve ağzı açık tabutlar üstünde kelebekler
Yürümeyi yıllardır bilen adam
Neden emekler, düşündünüz mü
Çünkü biz çöplerimizi topladığımızda
Temizlenmedi dünya
Ve çöpler vardı yine
Hep en kısalarını çektiğimiz

Ocak 26, 2011

Bir Beşiktaş Falcısının Hatıraları

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 11:33 pm

yeterince sarışın değilsin

ben seni
rüzgarlı havada
vücuda yapışan gümlek yüzünden
en çok meme uçlarının üşümesi kadar
garip bir şekilde sevmiştim

yeterince yakın değilsin

ben seni
dandik filmlerde
önce bolca dayak yiyip
sonra eski günleri hatırlayarak
yediği yumruğun acısından
erkekçe bir zevk çıkaran adam gibi
ağzım burnum dağıla dağıla sevmiştim

yeterince cömert değilsin

ben seni
yağmurda
saçma salak
bir ısıtıcının altında
kıçı donarak içtiği çayın
parasını ödedikten sonra
bahşiş bırakıp, masadaki reklamcıl kibriti
büyük bir mutlulukla cebine atan o gerzek gibi
hızlıca yürüyüp bir yere yetişircesine sevmiştim

yeterince güçlü değilsin

ben seni
ben senin
neden bakmadıysam suratına
bakmak istiyorken aklımdan dizeler uçuşurcasına
neden fikirlerim değiştiyse abuk seminerlerden çıkarken
sen bana üç saniye gülümsediğinde
eriyen kalbim paçalarımdan akıyorken, tabiri caiz ise
ben neden sarılmak istediysem seni ilk kez gördüğümde
büyüklerimi dinlemeyip imana geldiğimde
işte, ben seni bu kafayla nasıl sevmiştim, bilmesem de
kendine iyi bak, sadece güneş için açılan şemsiyelerin hatrına

Ocak 24, 2011

Candle

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 10:03 am

was walking down the avenue

when her smile knocked my lights out

it was already monday

yet too soon to pass by

i stopped to enjoy the view

and the kids were already out

car horns, dogs and gray clouds

for the rain, one of them stopped by

what a way, to start a day

when her smile made me stay

and the kids were already out

yet to soon to get away

sooner, i figured out

i never carried an umbrella

Ocak 10, 2011

ikibinoniki

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 3:43 am

ben kıyameti bekleyen minicik bir çocuktum
sense bir ağrı kesiti benim için
bir ateş süpürüşü, bekledim yine
terleyebilsem unuturdum belki
farmakolojik özelliklerini
iki hapı aynı anda yutmanın
ben kaportası çizik bir arabaydım
sen st. antoine’da fermuar satıyordun
küçük bir el arabasıyla
beceremediğimde gömleğimin düğmelerini iliklemeyi
bana hep küçük bir kuzu çizerdin
birazdan minik dalgalar arasında kaybolacak
kumlar üzerine, bekledim yine
kıyametin gelmesini, gözleri hayatında ilk defa açılan
kocaman bir karınca gibi
ben antibiyotik görünce tik tak sesler çıkartıyordum
sen burnunu hızlıca çekip bir bardak viski dikiyordun

Aralık 31, 2010

ikibinonbir

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 10:18 pm

ilk taşı
elinde taş olan atsın
atsın ki beklemeyelim
milletin yerden taş almasını

Aralık 30, 2010

Soğuk

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 2:07 am

Adını birkaç kez söyleyince
Şiir okumuş olacağım için
Sana söz verdiğim gibi
Yazamadım bir şiir
Onun yerine birkaç yaprak
Kopartıp tozlu defterimden
Kağıtlara bakarak
Şarkı söylüyorum
Dinleyeceksin biliyorum
Ama bana sarılman gerekecek
Çünkü burada hava çok soğuk
Boğuk, bu hava dudaklarımdan
Dökülen mutlu cümleler
Neler neler, söyledim aslında
Arasında dökülmüş
Kıpkırmızı yaprakların
Onların geri dönme şansları yok
Bari senin olsun
Aşk olsun, bu saatte kapımı
Tedirgin tedirgin çalan güvercine
Bir gerçekten bakabilsen içime
Daldan dala uçman gerekmeyecek

Aralık 27, 2010

Siyasi Balo

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 2:19 pm

Kalbimi kırdırmışım
Sıcağıyla anlamadım demek
Şimdi soğudu
Ve çok acıyor

Aralık 25, 2010

İstihza

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 6:57 am

sen giderken evimin çatısından
erimiş buzlardan süzülen
sular akıyordu
tam da kırmızı kar yağmışken
biraz yaklaş da yüzüne bakayım
seni kim kaybetmiş ki ben bulayım
kendimi bulamıyorken
kirli çamaşırlarım arasında
insanın kafasında hep
kaşıyamayacağı yerler oluyor
mantık bence yüzyıllardır uyuyor
öpmeden uyandırmak gerek

Aralık 9, 2010

Sikko

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 9:46 am

Son gülenin daha sonra
Çok kötü ağladığı bu dünyada
Ben son ağladım
Ama hep iyi ağladım
Ayaklarımda terliklerle
Yağmurda ıslanmadan

Kasım 23, 2010

Üsküdar Türküsü

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 3:32 am

Kolpa akrostişler fışkırmıştı parmak uçlarından

Ve zaman, duvardaki suretini hiç eskitmiyordu sevgilinin

Senin, dedi, hiç dökülmez mi saçların başını yolarken

Erken yaşlandım ben aslında, resimlere hapsolamadığım için

İçin için ağlasam da ıslanmazdı resimlerim

Benim ne özsüz sözlerim vardı bir bilsen

******

Desenler içinde kalamadı bir türlü eridi gitti

Yokuş aşağı itti onu kırlangıçlar

Arada uyak bozmak ister küçük başlar, koca kıçlar

İşte bu yüzden başlar, hemencecik yaşlanmalar

Salar beden muhteviyatını, ruh kendini ezdirdikçe

Sonra bir akçe bile etmez sızlanmalar

Dedi: şehrin göklerinde havalar çok bozdu bu ara

Para ile mi sayalım illa ki kendimizi

İzimizi kaybettirmek istiyor olamaz mıyız?

******

Nemli odun kıvılcımı gibi parladı dide-i dilber

Lakin, ne o söyler, ne öteki dinler

İnler kamyon farı görmüş gibi iki ince ruh

Yuh, ne ettin kendine felek mağduru der ve giderler

İşte bu yerler, ne dutluktu, ne de mermer

Bana balık ver, tutmayı biliyorum zaten, dedi adam

Feveran eyledi kulübde tiz-ab

Zaten inceydi sesi bağırmazken bile

Bile bile bağırıyordu inadından akşam üstü

Küstü ruha da, bedene de tez elden

Beden kızmadı bu sefer

İstirahat öncesi bir Allah-u ekber

Fayda ne gezer, olmamışın olmayacak duasında

Pasında eskimiş yatak yaylarının, yıllar önce kaybettiği

Bir leblebi bulmuş gibi sevinerek

Gereksiz acılarından arınarak gerektiğinde uykusuzca

Bir sigara-i parliament ısmarladı sokağın aşağısındaki market-ül süperiyyeden

******

Kaçmak, kaçınmak lazım gelmekteydi inceden

İncenin o ipinceliği aratmayacak incelikteki incesinde

Bu vakit gerçek bir leblebi buldu nihayet

Hayalet avcısı bir hayalet gibi ruhunu kovalayan ruhun

Mel’un yanaklarından bir makas aldıktan sonra kapadı gözlerini

Gün ışığıyla aşka gelmiş kuşların seslerini dinleyerek

Masumiyet kelek bir şeymiş diye mırıldanayazdı

Ne de olsa ayazdı dışarısı, darısı kimin başına

Buğday nasıl bir tahıldır, ne ambarındayım ben

Diye düşünmeden, taşınıp bedeninden

Astral ve pastoral hayal diyarlarından dönüşte kaybetti işte vücudunu

Isırmışçasına bir akbabanın butunu, ah etti ta ciğerden

Nereden bilebilirdi ki,

Kırlangıçların kuyruklarının bedenlerinden uzun olduğunu

Onun sustuğunu söyleyen şairler olduğuna inanarak

Kanarak, bazı bazı kanayarak

Karnı yarık müsveddesi oluverdi ruhu da hayalet avcısı hayaletin zulmüyle

İşte böyle değil, buz üstünde zevk-ü sefa ile raks etmek, dedi

******

Açtı gözlerini, özledi onunkileri

Dalgalanır tabii minicik rüzgarda ahmak ordusunun en önemli önemsiz neferi

Oysa bu işler yalan demişlerdi küçükken ona

Anana, babana, vatana, canın isterse Silistre’ye sadık kal yeter

Daha beter, mutluluğun resmini karakalemle çizmeye çalışmak

Değil mi Abidin?

Irmak olsaydı, aksaydı birkaç sokak aşağısındaki mabedin en derinlerinden

Eninden, boyundan şikayet etmeseydi toplumsal çerçevenin

Suç senin değil, bu hayvani düzenin, diyeni olsaydı belki

Telefondaki nahoş sesi emir belleyeydi, amade olaydı ambale olacağına

Abandone edilmiş kasabalarda kovboy misali inek kovalamayaydı keşke

Gerek yok bu devirde aşka, meşke

Altı üstü yarım çelişki bile değildi bu, kaldı ki iç açıları toplamı bir çelişki etsin

Destan mı daha sağlammış ahir zamanda, bostan mı görsün insan artık

Battık ey ahali, ekmek, katık, yaratık derdine düşmeye mecalimiz mi kalmış?

******

İşte rivayet budur ki, o gece Üsküdar’a gider iken bizimki

Ruhunu bir sel almış, bedeni kız kulesine kafa atıyorken defalarca

Sen çok uğraşsan ağlarsın anca, koca cihanda ağlayamayanlar da var

Bostanları kuruttu kar soğuğu, tarla bahçe hikaye oldu

Altında sızdığı ağacın yapraklarından damlayan şebnemle uyanma peşinde herkes

Merkez üsleri oldu kahvehaneler Frenkçe a’ları o diye söyleyenlerin

Güneş ardından yükseliyorken yemyeşil tepelerin

Bir başka yerde karanlık olduğunu anlayamayacak hale geldi insanoğlu

İnsanoğlu böyleyse, ne yapsın insan?

******

Oğlunu evlatlıktan reddetmek olacaktı her uyandığında ilk işi

Dişi ağrıyordu geceden kirli pamuk parçasına yedirdiği rakıyı basmadığı için

Başı ağrımasa mütemadiyen, başı sonu belli olacaktı hayatının

Atının yularından çekiştirerek kayboldu karanlıkta

Gerçekten veda eden adam, veda etmezdi

Ve yirmi dört saat yetmezdi aklı olana

Dolana kadar süreleri, kovada çaresizce çırpınan balıkadamlardı onun canını sıkan

Karşısına çıkan ilk zokayı yuttu

Elinden tuttu kör bir balıkçı

Kendisini yoldan geçerken

Gördü ve seslendi

Rast geliyor!

Göt

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 1:16 am

Sana

Seni

Seviyorum

Diyemiyorum

Çünkü

Seni

Seviyorum

Outsomnia

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 1:16 am

Aklım başımdan çıkacakmışçasına

Ağrıyor kafam

Ağrı kesiciler kesmiyorken

Aklımdaki düşünceleri

Arkamdan bir el uzanıyor

Abi, hipotalamusunu unutmuşsun diye

Ağaç

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 12:06 am

Armuttun

Piştin

Ağzım sana düştü

Kasım 22, 2010

Beyaz Yavşak

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 11:48 pm

Alice alamet-i farikalar hıyarındaydı sen benden giderken

Mantar soteler yarım kaldı

Ve iskambil tadındaydı tabağımdaki bayat balık

Uzun zamandır yıkamadığım köpeğimin

Kıllı sırtındaki bit yavrularıydı beni asıl düşündüren

Bana fütursuzca, fütürist bir el uzattığında giderken

Tandem

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 2:11 am

Güzel kadınlara

Çirkin şiirler yazıp

Canlarını sıkmayı bıraktığımda

Birlikte uyuyalım

Dememden korkmasınlar diye

Hep tersten yaklaştım yatağa

Birlikte uyanalım dedim

Sustular

Kasım 10, 2010

Astral Seyahat

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 2:39 pm

Avuçlarımdan alevler fışkırıyor

Midemdeki kütle büyüyerek dışarı çıkmak istiyor

Parmak uçlarımdan damlıyor ter

Sana uzaktan, ama yakından baktığımda

Gözlerimin önünde siyah beyaz filtreler

Kasım 9, 2010

Uzak

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 10:53 am

Hiçkimse yok,

Hiçkimse

Teşekkürler

Kasım 5, 2010

Avuçstralya

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 4:09 am

Küçücük bir bumerang gibisin

Her attığımda geri geliyorsun

Aradığımda ise bulamıyorum seni

Oysa istiyorum ki, seni attığımda

Avuçlarıma yapışasın

Elimin içi gibi bileyim seni aradığımda

Kasım 1, 2010

Yorgan Yorgan Üstüne (-18)

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 6:22 am

İçim yanıyor olabilir ama, kıçım üşüyor bu gece vakti. Elimi sağa uzatıyorum ve duvara çarpıyor parmaklarım. Bazen keşke bu yatak duvara yanaşık olmasa dediğim de oluyor, biliyor musun? Biliyor musun, rüyamda karabasanların tecavüzüne uğradığım için uyuyamıyorum günlerdir. Kara basmadılar, bana bastılar resmen. Sesim tam bir rüya klişesi olarak, çıkmıyor. Aslında çıkmıyor değil, bildiğin sesim yok işte.  Ki sesi duymaya kulak gerek. Ses tek başına manasız bir şey. Aynı bir kapağın tenceresiz manasız olması gibi. Ama tencere öyle değildir bak, kapaksız da olur. Çok gerekirse koca bir tabak kapatılır üstüne, dert etmez bunu tencere. Ama kapak üzülür.

Tencereler ve kapaklardan bahsetmeyi kesmezsem sanırım uyuyacağım. Uyursam rüyamda karabasan göreceğim. Karab asmayacaklar, beni asacaklar. Oysa ben sandım ki rüyalarımızı kontrol edebiliyoruz. Belki ben bir karabasandım ki, kendime eziyet ediyordum sadece. Sadece olsun demiştim senaryom, abartıya kaçmadan. Gereksiz kapatmadan, açmadan ve her seferinde fermuarım açık kalmış mı diye kontrol ederek canım isterse. İşte şimdi örtünmem gerekiyor, yorgan yorgan üstüne. Önümüz kış, dünyanın bin bir türlü derdi var, aşık olmaya hiç gerek yok mesela. Ela değildi gözlerim yanlış hatırlamıyorsam, en son aynaya baktığımda çok büyüktüm. Şimdi küçüldüm, küçüldüm ve cebine girdim birinin. Canı isteyince çıkartıp “ay yavrum, sen kimin çocuğusun?” diyor ve geri koyuyor cebine. Aynı konuşan kurbağa ile karşılaşan mühendis fıkrasındaki gibi. Belki de gerçekten, dünya üzerinde bir kısım insana, konuşan bir kurbağa çok ilginç geliyor. Tanışan insanlar çevreliyor hepimizi, ve el ele çok derin bir havuza düşeyazıyoruz günden güne.

İşte dünya bok, dünya köhne. İşte belki kendi ellerimle sardığım o yaprak sarmalarını sarmalamasaydım da, sallasaydım denize benden başka balıkların da yemeleri için, böyle aliterasyonlara, aliterotik çıkarımsal düş boğumlarına girmeyeydim diyorum. Haksız mıyım? Tabii ki haksızım. Ama sen de haksızsın. Memo’nun yapışık bokuzları gibiyiz sanki, işte bana o anki veri lazım diyor pedofil gözlüklü bir kimyager. Çıkartıp alnına yapıştırmaz mıyım diferansiyel denklemi! Yapıştırmam, ama sen de yapıştırmazsın. İkimiz de, anca oturup alkol zammını tartışırız ve sıvışırız farklı farklı yorganların altına gece olunca. İç organların gereksiz titremesine bir süre engel olamayarak, dışarıdan gram gram ısı enjekte ederiz müşterek bedenimize, göğün bizden başka kimse tarafından bilinmeyen bir yerinde sakladığımız. İşte akladığımız zaman içimizdeki minik minik şeytanları, sokaktaki orospu çocuğundan ne farkımız kalır ki? Ama alır mı bizi bizden, yastığın soğuk tarafında kahkahalar eşliğinde terk ettiklerimiz? Erkektik diye dolaşıp, apışıp, gerekirse öpüşüp kalarak tarihin kıldan gözükmeyen kolları arasında kaybolan nice koç yiğide ne olacak peki? Üzerimize bir mont alacak paramız olmadığında bile yok sayacağız onları. Yılları sayacağımız, belki bitse de gitsek diye beklediğimiz tek bir hayat olacak yine de sonunda elimizde. Onun da sonu gelmek bilmeyecek ama insanın içindeki şu kazık çakma isteği yok mu azizim…

Bana biraz izin verin. İzin verin ki masamın üzerindeki karıncaları en gazı bitik çakmağımla teker teker yakayım. Belki bir gün hormonsuz domates ekerim kapımın önüne, ona da dadanırlar. Şerefsiz hayvan bakmadan boyuna, enine, benim bu cüssemle engebeli kabul ettiğim yollar babasının yoluymuş gibi geziniyor umarsızca. Yol dik mi gidiyor, salla hacı, devam et diyorlar birbirlerine. Her yandan en az on tane çıkıyor. Gerçekten inansalar beni aralarında kıstırıp ezebileceklermiş gibi geliyor. Çünkü ne olursam olayım, nasıl davranırsam davranayım ben tek kişiyim. Kimsem yok yanımda ve aslında kimseye ihtiyaç duymamalıyım da. Kimse dediğin nedir ki? Kimse dediğin kimse artık… Şimdi gökten bir melek inse, ve bana çok pahalı bir hediye verse, neye yarar. Ben ense yapacak olduktan sonra, ve melek hediyeyi park eder etmez uçacakken. Fark etmek kaçınmanın yarısı olmayabilir aslında.  Sabahlamaları haklı çıkartmamak için uydurulmuş şeyler bunlar. İnsanın damak zevkini bozar çok yenirse. Ramak kalmışsa güneşin gri bulutlar arasından kafasını göstermesine, harekete geçilsin artık demek düşer, kaçış amirlerine. Gerçek şemsiye, insanı güneşten koruyan değil midir zaten azizim! Hay çok yaşayın, huy çıkmasın o narin bedeninizden, canınızı da muhafaza edin tabii ki.

Beni yine kapımın önünde beslediğim tırtıllarla başlayıp, ağaçların arasında üstüme üstüme gelen kocaman kelebeklerle bitecek minicik ama çok uzun bir gün bekliyor. Bakalım ışığa doğru gidip yanacak mıyım, eski bayramları anacak mıyım… Alt tarafı yirmi beş piksel görebilen aşağılık bir sinek olmama rağmen, sağ tarafa uçtuğumda yine duvara çarpacağım. Ve belki soğukla iyi gider diye, tepeme saçma salak sular damlayacak. Yüzey gerilimi, kütle çekimi falan derken hiç acımam, gerilirim. Biraz yavaş olmak gerek hem. Herkes açsa şemsiyesini, dünya çıkmış gözden geçilmez olur. Kanlı yollardan gidilir tüm zaferlere. Ama bunlar kimsenin göremeyeceği zaferler olurlar.

http://konseptdisi.com/gunluk/?p=119

Ekim 27, 2010

Küp Şeker

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 5:14 am

Ben koca bir ağacın tepesinde

Sevimli, yalnız bir dalken

Kimsenin dokunası gelmiyordu bana

Ağaç mı alçaldı, ben mi bilmiyorum

Koparmaya çalışırsanız suç sizin

Ekim 22, 2010

Gözleri Üzüm Kokan Kadın

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 11:10 pm

bir kadın gördüm rüyamda

gözleri üzüm kokan

ve gülümsedikçe çam ağaçları büyüyen ormanlarda

sonbahar rüzgarlarında eskimeyesice

solmayasıca ufak bir yağmurda

ve ben soruyorum, bu saçma dünyada

var mıdır, yok mudur gerçek aşk

makarnalar ucuz şaraplara karışıyorken

ve sahte şairler arşınlıyorlarken uzun yolları

ben merhumun beşiğini tıngır mıngır sallıyorken

arasam, ve aramaya inansam ne fark eder ey insan?

Ağustos 30, 2010

Kendinden Kopya Çeken Adam

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 10:53 pm

“Güzel kadınsın vesselam

Güzelsin, kadınsın,

Ve selam, nasılsın?” (Can Baba)

Kavun likörü güzel oluyormuş. Bugün bunu fark ettim. Kavun güzel meyvedir. Güzel kokar, her şeyin yanında iyi gider. Rakıyla, beyaz peynirle kankadır. Nargilenin kavun aromalısı bile güzeldir. Üstelik muhteşem kokar. İşte muhteşem koksun istiyorum bu aralar her şey. Hatta her şey sevgili gibi koksun istiyorum. Öyle spesifik bir sevgili gibi değil. Böyle kokladığında “aha bu bir sevgili” demelisin. Hatta tüm sevgililer de öyle kokmalı.

Bankta otururken birden arkadan birisinin yaklaştığını fark etti ama dönmedi. Önce kokusu gelmişti burnuna, sonra elleri gözlerine. “Bil bakalım ben kimim” sorusunun cevabı saniyeler öncesinden belliydi. Sonu mutlu biter gibi gözüken, ama aslında hiçbir şeyin yerine oturmadığı filmlerden birinin içinde gibi hissetti kendini. Güzel bir filmdi bu, ama mutluluğu anlatan tek şey müzikleriydi. Birlikte dolaşırken sokak çalgıcılarına para atmayı ihmal etmediler.

Ne yapmaya dönmüştü bu şehre, güneş daha mı farklı batıyordu, çiçekler bir acayip mi soluyordu buralarda bilinmez. Herkesin dönüp dolaşıp geleceği en az bir yer vardır der ünlü bir Lüksemburg atasözü. Ahmet bu ve bunun gibi birçok söz bilirdi doktorasını Lüksemburg mitolojisi üzerine yaptığı için, ama Zeynep’in ne bu tür sözlerden, ne de ne anlama geldiklerinden haberi vardı. Yine de ilişkinin daha düz olan tarafı Ahmet’ti. Sular seller gibi Japonca konuşabilmesine rağmen, hala “oramakoma buramako” esprisine gülebilirdi. Belki de ülkesini özlediğindendir kim bilir…

not: bu öyküyü bu aralar bitirmeyi düşünmüyorum, sevgiler…

rüzgar

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 10:51 pm

hep güzel ellerinize baktığı için,

kalbinizi göremeyen bu aciz kulunuz sorar

bir kere verir misiniz güneş batmadan

atmadan üstümüzden, tüm kıyafetlerimizi

ben sıkıldım artık, bir kez de sen ol adam, olsun

bu gece bana vermezsen en ıslak odunsun

e ben seni ağlatmadığıma yanarım ama

başka yer yokmuş gibi oturma yanıma

büyük bir iştahla sıçarım kafana, martılara eşlik ederek

tek tek sekerek, yeri gelince severek, sikerek

üfleme mumuma daha vakit erken

güvercinler iyice bir semirdi sen giderken

buğday tarlası ektim, bok çuvalları biçtim ben

sen bana bir internet kolpasının meselesini yapıyorsun

tapıyorsun zorla götüne sokulmuş sorumluluklara

ne demiş üstat, herkes de bir şey olmasın

dolmasın artık bu gözlerim

orospunun teki olsan da

içten içe özlerim

sen ki bir taşla iki totem deviren facia

hiç sormadın mı kendine, neden yalnız uyuyorsun

ben burada götümü kurtarma peşindeyim

sen benden bademli Magnum istiyorsun

doğarken güneş ardında tepelerin

amına koyayım ben bu teletubbyler’in

sırılsıklam uçuyorum ben bu karlar içinde

yağmuru bol oluyor bu ağaçlı köşelerin

Ağustos 20, 2010

Çilek Soslu Vişne

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 1:40 am

Her zaman

Doğruyu söylemezler gözler

Gözleri kimsenin görmediği

Uzak yağmur ormanlarından

Ve denizlerden

Ve bulutlardan

Ve sevimli tropik kaplumbağaların

Kabuklarından gelenlerin

Ve küçük boyalı vişne süslerinden pastaların üstündeki

İşte gözleri oralardan gelenlerin

Kendi pisliklerinin içinde

Boğulurlarken sizi de zorla

İçeri çekmek isteyecekleri gibi aynı

Arabesk şarkılarda anlatıldığı

Ağlatıldığı gibi değil

Gözler yalancının Allah’ıdırlar

Dudaklar ise kolpa vişnenin kenarında duran

Göstermelik çilek parçaları

Ağustos 12, 2010

Kahve ve Kahve

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 4:48 am

yaladıklarımız mıdır hayatı güzelleştiren,

yoksa hayatımız güzelleştikçe

farkında olarak veya olmayarak

bir şeyleri yalıyor muyuz?

Ağustos 10, 2010

Dividi Bir Kedi Kaydetmiş Sanki

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 4:20 am

Sallanırken ufak tekneler deniz kenarında
Sarhoş kasaba delikanlılarının arasında
Bir derdim var diyemeden dolaşan
Sıcak bir Karadeniz gecesinde gözüne kuş kaçan
Aptal bir şair edasıyla
İşkembe çorbası içiyorum
Midemde kocaman bir ejderha var hava aydınlanmaya başlarken
Hem de ejderhanın ejderha olduğu zamanlardan kalma
Bir tane daha istiyorum ama
Daha hızlı düşünüyor insan kaçarken

Temmuz 7, 2010

30 Sayfa Olmayan Şiir

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 2:47 am

“buradayım”

ikimiz de aynı cevabı verebiliyorsak neredesin sorusuna

aslında aynı yerde olmamız gerekmiyo mu

Haziran 29, 2010

Ben Bazen

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 10:08 pm

vapurların paslanmış parmaklıklarına abanırım

her on şiirden üçünde uçuşan martılara

ekmek uzatıp

çekerim

çekerim bu dünyanın

kafasında aşk olmayan, aşkında kafa olmayan

şerefsiz derdini, ama uyku saatime kadar

kader…

kader yok bulaşık deterjanları bile

bu kadar kötü kokuyorken

tahriş olmuş ellerimle mi dokunacağım

bedenin en tatlı yerlerine

parmak uçlarım hissizleşiyor diye

gitar çalmayı bırakmışken

her on şiirden üçünde kafası kapı önünde kalmış

kıçını okşayan sıcak havayı kafasına taşıyamayan damarlarıyla,

arada kalmışlar da bekler

onlara ekmek uzatıp çekmemi

çok beklesinler

her on şiirden üçünde

ben hâlâ saçma salak bir karar vermeni bekleyeceksem

senin de amına koyayım

Haziran 14, 2010

Çok Çikolata, Az Fındık

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 6:05 am

Of! Bak yıkılmadı karşıki dağlar

Herkes birbirini daha testiyi kırmadan döverken

Ben, benim de testim kırıldı

Ağlayıp durmayın diyemiyorum

Haziran 11, 2010

Martı Bokunu Sîneye Çekmek

Filed under: Uncategorized — Yusuf Salman @ 5:55 am

Bir İstanbul sabahına uyanmanın en büyük derdini çekiyorlardı soğuk bir bahar gününde. Montları ellerindeydi ikisinin de. Ama şemsiyeleri yoktu. Zaten bahar mevsiminde İstanbul’da dışarı çıkmanın adab-ı muaşeretinde bir tek ufacık da olsa bir kıyafet yönetmeliği eksikti. Montunu alırsın, güneş çıkar, hava beklediğinden sıcak olur. Sonra bir yerlerden rüzgârlar esip esip soğuturlar o sabahı. Ama montunu giymeye üşenirsin, şehre meydan okursun kendince. Sonra sen daha tepenin ardındaki bulutu bile görmeden hızlı bir yağmurla suratına tükürür İstanbul. Sonra bir tek eksiğin olduğunu fark edersin bu şehirle başa çıkman için; şemsiye!

İşte o gün ihtiyacı olan asıl şemsiyeyi yolda gördüğü bir mağazadan, veya hiç değilse yağmur yağınca Taksim Meydanı’nda bölünerek çoğalan satıcılardan alamazdı. Zaten düz ovada yağmurdan kaçmak gibiydi bazı şeyleri söyleyememek ve hakikaten göte giren şemsiye açılmıyordu. Hiç açılmayacaktı belki. Birazcık önce, tam da arabadan indiklerinde başka bir gerçekle karşılaşmıştı zaten Yasin. O’na aldığı hediyeyi evde unutmuştu. O’na bunu açıklaması için önce hediye almış bulunduğunu açıklaması gerekebilirdi. Bunu düşünmeyi sonraya bıraktı kendince. Ve kendini İstanbul’un kıllı kollarına usulca bırakırken Esra’yı da kolundan çekiştirmeyi ihmal etmedi.

- Hakkım kalmadı sanırım artık.

- Yok, sorun değil. Bir jeton daha alırız.

- Seni de iyi sömürdüm bugün ama.

- Sevmeye başladın bence, bir jetondan bir şey olmaz.

- Çıktın ama, oraya basmayacaktın.

- Karşıma geç sen de bi’ gününü göstereyim en baştan.

- Ne diye bu kadar böbürlenirsin ki! Az önce üç kere yenmedim sanki seni…

Akşama kadar etraflarında bağırıp çağıran ergen veletlerin gürültüsünü umursamadan geçici çocukluklarının tadını çıkardılar. Uzun bir süre görüşemeyeceklerdi. En başta Esra’nın neden böyle bir buluşma konsepti seçtiğini anlayamamıştı Yasin. Ama artık biliyordu onun da geçici de olsa vedalaşmayı sevmediğini. Yine de vedalaşmak gerekiyordu. Esra akşam uçağa binip uzaklara uçacaktı, çok uzaklara. Gitmeden önce son bir kez, belki de gerçekten son bir kez her zaman gittikleri kafeye uğramalılardı.

Belki böylesi daha kolay olduğundandır, Esra sanki hüzünlü bir ortam yokmuş gibi havadan sudan bahsediyordu. Yasin ise diyecek bir şey bulamıyor, bulamadığı için de susup onu izliyordu. Bu arada Esra her zamanki gibi alakasız bir konuyu sosyolojik seviyeye çekmiş, anlatırken oldukça heyecanlanmıştı. Ne zaman -oldukça- heyecanlansa yanakları kızarırdı. Saçları bir o yana bir bu yana sallanırken sanki karşısındaki kişi masanın üzerinde duran ufacık bir Action Man figürüymüşçesine sabit bir noktaya bakardı. Yasin ilk tanıştıklarında “göğüs dekoltem de yok ki, nereye bakıyor bu kız” deyip, sonrasında “göğüs dekoltem olsa bakmazdı zaten ehi ehi” diye gülmüştü içinden. Esra sabit bir noktaya bakarken onun yüzündeki her ayrıntıyı incelemesi daha kolay oluyordu. Öteki şekilde “acaba anlar mı” diye her şeyi eline yüzüne bulaştırır, güzel bir günü bile piç ederdi Yasin. Böyle de ezik bir insandı. Ama hep içinden gelen bir ses “senden önce o biliyordu, ama çaktırma” diyordu.

Esra tam da o anda ördek gagalı platipusların yumurtalarından bahsediyordu. Beş dakika sonra Afrika’daki çocuklara getirdi lafı. Yasin artık dayanamayacaktı. Gözleri zaten hafiften dolmuşken -zira Esra’nın bakışları yatayla alfa açısı yaptığından bunu fark edemiyordu- Rumeli Hisarı’ndan aşağı soğuk bir rüzgâr iniverdi. Yasin’in sağ gözünün kenarından minicik bir damla süzülüyordu ki, tam sol el baş parmağının önüne sıçan sinsi bir martı dikkatini dağıttı. İkisi de hevesli bir şekilde gülmeye başladılar. Ama Esra görmemişti, kendi anlattığı şeye gülüyordu. Martı bokuna gülen sadece Yasin’di…

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.